Önsöz:  Görsel Tefsir Nedir?

 

Görsel tefsir, Allah ()’nun Kur’ân-ı Kerim’in harf ve kelimelerinin şekillerinde kodladığı mânâlardan yola çıkarak yapılan bir tefsir veya yorumlama metodudur.

Bir anlamda, görsel tefsir fikri yeni değildir, çünkü hemen her tefsir okuyucularına her Arapça harfin bir kelimenin parçası olarak alışılmış anlamının ötesinde, şeklinde ve sesinde de anlamlar taşıdığını hatırlatır. Gerçekte ise, görsel (veya sesli) unsurlardan türetilen veya ilham alan Kur'ân yorumları oldukça azdır. Dolayısıyla, görsel tefsir fikrinin hakikattan çok potansiyelde var olduğu söylenebilir.

Bu okuyacağınız görsel tefsir ise bizim şu çok temel inancımızdan yola çıkar: Allah (), Kur'ân’ın her bir kelimesinin ve harfinin görsel unsurlarında, içinde bulunduğu âyetin açık mânâsını genişleten, destekleyen, veya tamamlayan pek çok ek mânâlar derc etmiştir.

Hatta bazen bir adım daha ileri gider, ve açıkça yazılamayacak… ve kelimelere dökülemeyecek… bazı derin bazı sırları, o şekillerin içine kodlayarak, ancak o gizemli dili konuşanların anlayacağı birgöz kırpma ile ima eder. O kadar ki, insan bu dili anlamaya başlayınca, sanki bu Mûcizevi Kitabın, harflerin ve kelimelerin hareketlenmesiyle — aynen kitaptan sinemaya uyarlanan bir film gibi — canlandığına bizzat şahit olmaya başlar. “Film gibi” derken şaka yapmadığımızı, tefsirin ilerleyen sayfalarında inşaAllah hep beraber göreceğiz.

Kuran’da böyle—mucizevî—mahiyette görsel mânâların var olduğuna dair inancımız, birazdan bahsedeceğimiz bazı delillere ve bu tür görsel anlamların birçok örneğinin bulunduğu geçmiş deneyimlere dayanmaktadır.

Görsel tefsir metodunun ilk uygulaması olarak bu makalede Kur'ân’daki en kısa âyetlerden birinin — ve herhangi bir kısa âyet de değil, sadece üç harften oluşan ve Kuran’ın en büyük gizemlerinden biri kabul edilegelmiş olan الم, veya Elif-Lâm-Mîm, âyetinin bazı mânâlarını anlatmaya çalışacağım.

Ve inşaAllah hep birlikte göreceğiz ki, bu üç kısa harfin içine ilâhî ilm ve hikmetle, nakış gibi ișlenip/saklanmış olan mânâlardan yüz sayfaya yakın bir tefsir ortaya çıktı. Eğer bir fâninin, kendi kısır bakış ve anlayışıyla, ve altı aylık bir çalışmasıyla görebildiği mânalar yüz sayfayı bulmuşsa, bu üç harfin içinde gizlenmiş olan görsel mânâların tamamının kütüphaneleri dolduracağı âşikardır.

Peki öyleyse, 600 sayfalık Kuran’-ı Kerîm’deki görsel mânâları alacak kütüphane yeryüzünde var mıdır?

Dolayısıyla benim bu tefsiri yazmadaki gayem, Elif-Lâm-Mîm’inmucizelerle dolu mânâlarını anlatmak kadar, hatta belki ondan önce, Kuran’daki görsel mânâların nerdeyse sınırsız olduğuna sizleri iknâ etmeye çalışmaktır. Çünkü bütün samimiyetimle inanıyorum ki, bu görsel sırlar, mânâlar, ve güzellikler sonu olmayan bir ilim, hikmet ve rahmet okyanusudur. Bir (âciz) kişinin değil, binlerin, yüzbinlerin uzun uzun bakıp, inceleyip, tefekkür ederek ortaya çıkaracakları ve bitiremeyecekleri bir Ilahî hazînedirler.

Bunları söylerken, şu hususu açıklamakta fayda var: Bu tefsiri yazarken, benim anladığım ve — bana doğru, güzel, ve ikna edici göründüğü için — sizlerle paylaştığım her yorumu veya mânâyı sizlere kabul ettirmek gibi bir hedefim olmadı. Hatta, bazı mânâlara hiç katılmayabilirsiniz — çünkü şairin dediği gibi, bazen “Leyla’nın güzelliği ancak Mecnûn’un gözüyle görülüyor;  ve herbirimiz dünyaya farklı “gözlerle” bakıyoruz.

Buna rağmen ümid ediyorum ki, bu yorumların pek çoğu inşaAllah sizlere de makul gelecek, ve bazıları da bana olduğu kadar umarım size de çarpıcı görünecektir.

Ve kim bilir, belki siz de—bu tefsirin ilk versiyonunu okuyan okuyucuların bazıları gibi—burada hiç bahsedilmeyen, hatta hiç fark bile edilmemiş olan, yeni görsel mânâlar keşfedeceksiniz.

 

Görsel Tefsir Metodunun Lüzûmu Üzerine

Peki, “Görsel mânâların Kur'ân’ın en temel özelliklerinden biri olduğuiddiamızın dayanağı nedir?

Bu soruya hakkıyla cevap vermek bu tefsirden daha uzun bir makale gerektirir; onu başka bir zamana erteleyip burada birkaç delili belirteceğiz (tefsir boyunca başka açıklamaları da tartışacağız).

İlk olarak, Kur'ân’ın defaatle ilan ettiği gibi: “En Güzel İsimler O’na aittir (Haşr: 24)”. Bu en güzel isimlerden biri de Kur'ân’da 40 defadan fazla geçen El-Basîr (Her Şeyi Gören) ismidir.

Nasıl ki El-Basîr her insanda, ve neredeyse her canlıda, bir çift göz yaratılmasını istemiştir, El-Basîr ve El-Cemîl (En Güzel) de hem yeryüzündeki, hem de Kâinatın her köşesindeki bütün güzel şeylerin yaratılmasını dilemiştir ki, doğrudan göremediğimiz O Zât-ı Zül-Celâl-ve-Kemâl’in eserlerini her an temâşa ederek, O’nu tanıyalım ve karşısında her an saygıyla boyun bükelim.

Durum böyleyken, Alîm ve Hakîm olan Yaratıcımızdan gelen İlim, Hikmet, Azamet, ve Rahmet’le baştan başa donatılmış olan Kur'ân-ı Kerim’de de, El-Basîr isminin bazı mânâları doğrudan, güneş gibi gözlerimize göstermek istememesi düşünülebilir mi?

 

İkincisi, her büyük sanatçı, her bir eserinde bütün sanatlarını en mükemmel şekilde sergilemek ister. Sanatların en yükseklerinden birisi ise, eserin hiç bir tarafında planlanmamış, dikkate alınmamış en küçük bir detay bırakmamaktır ki, Allah ()’nun her eseri bunu en zirve örnekleridir.

Meselâ, koyunları ele alalım. Evet, bildiğimiz koyun.

Allah () koyun diye bir hayvanı tasarlarken, yaratırken, onların yavrularını—kuzucukları—sadece insan bebekleri kadar sevimli yaratmakla kalmamış, aynı zamanda onların yününü, sütünü, etini, kemiklerini, ve hatta yağını ve midesini ve bağırsaklarını bile insanlara faydalı olacak şekilde yaratmış. Öyle ki, pek çok toplumda—buna Türkiye’nin pek çok ili de dahil—koyunun vücudunun insanlar tarafında kullanılmayan nerdeyse hiç bir parçası kalmaz.

Öyle bir fabrika düşünün ki, küçücük bir binanın içinde, aynı anda hem televizyon, hem araba tekeri, hem baklava, hem de aspirin üretiyor. Dahası, bu fabrikanın kullandığı tek ham maddenin, dağda-taşta biten kuru otlar olduğunu düşünün. Böyle bir fabrika olabilir mi?

Şimdi durup bir nefes alalım. Bunları size niçin anlatıyorum?

Şunun için: Şu yaşadığımız dünyada, bu özelliklerin onda-birine sahip olan bir fabrika icad edilmiş olsaydı, hepimiz bunu insanlığın en büyük bilim ve teknoloji zaferi ilan ederdik.

Öyleyse, Allahu Te’âlâ, böyle mucizevî bir hayvanı tasarlayınca… dilese “Artık bu kadar yeter, bu tasarım mükemmel oldu” deyip, burada durabilirdi, değil mi? Ama durdu mu? Hayır, durmadı:

O Erham-ur-Râhîmin olan Rabb: “Benim kullarım bu otları her gün kamyonlarla taşıyıp koyunlarının önüne nasıl getirecekler? Benim dağda, bağda, köyde yaşayan, yaşlı, fakir, zayıf kullarıma çok zor olur” dedi… Ve o fabrikayı öyle tasarladı ki, o koyunlar her sabah erkenden kalkıp, akşama kadar kendi ham maddelerini kendileri topluyor!

Allahu Te’âlâ dileseydi, burada artık kesinlike durabilirdi, değil mi? Ama durdu mu? Hayır, yine durmadı!:

“Bu kullarım yeni fabrikaları nasıl inşa edecekler, edemezler” buyurdu — o işi bile bize yüklemedi, değil mi?

Bu koyun dediğimiz fabrika bütün bu işleri yaparken, bir taraftan da (!) kendi gibi yeni fabrikalar inşa ediyor! Peki onu nerde inşa ediyor? Tabi ki, aynı küçücük fabrikasının içinde!

Durum böyleyken, Allah ()’nun bütün insanlığa mesajı olan ve kıyamete kadar da öyle kalacak olan Kitabından bundan daha azını beklememiz mümkün mü?

Başka bir ifadeyle, Kur'ân-ı Kerim’in insanların bir tek akıllarına hitap etmekle sınırlı kalmayıp, kainattaki hakikatları insanların algılayabilecekleri her şekilde sesleri, görsel unsurları dahil —  anlatmaması mümkün değildir.

Bu düşünce üçüncü noktamıza kapı açıyor. Biliyoruz ki, Allah (ﷻ) Kur'ân’ı tüm insanlığa kıyamet gününe kadar hidayet olarak gönderdi. Ve Hz. Muhammed Mustafa (ﷺ)’i tüm insanlığa son Elçi olarak gönderdi. Ve o yüce Peygamber (ﷺ) sahih hadiste Kur'ân için “benim en büyük mûcizemdir” buyurdu. Hangi müslümana: “Bu hadise inanıyor musun?” diye sorsak, biliyoruz ki cevabı hiç tereddütsüz “Evet!” demek olacaktır. Ama acaba bu cevap kalbimiz ve şuurumuzun en derin noktasından mi, yoksa dilimizin ucundan mı çıkıyor? Ne demek istediğimizi bir örnekle anlatalım:

Şimdi düşünün ki, Hz. İsa (a.s.) kundaktayken konuştu, ölüleri diriltti, her türlü çaresiz hastalığı bir duasıyla tedavi etti; Hz. Musa (a.s.) asâsıyla koskoca Kızıldeniz’i yardı — ve Allah’ın izniyle öyle bir yardı ki, Kur’anın ifadesiyle denizin iki yanı “dev iki dağ gibi” dikilip (“كَٱلطَّوْدِ ٱلْعَظِيمِ”; Q26:63) ortasından kupkuru yol açıldı — ve beraberindeki yüz binlerce takipçisini kurtarırken, Firavun ve muazzam ordusu boğulup yok oldu; Hz Süleyman (a.s.), cinlerden ve hayvanlardan oluşan ordulara hükmetti, Sabā melikesi Belkıs’ın dev tahtını göz açıp kapamadan yanına getirtti. Daha bunun gibi her peygambere verilen sayısız mucizeler olduğunu hepimiz biliyoruz.

Daha doğrusu, hepimiz “duymuşuzdur” demek daha isabetli olur. Çünkü “duymak” ile “bilmek, anlamak ve idrak etmek” birbirinden çok farklı şeylerdir. Bu mucizeleri hakkıyla anlamanın tek yolu, üzerlerinde uzun uzun tefekkür etmekle olur.

Evet, mesela isterseniz gözleriniz kapatıp, kendinizi Benî Israil’in bir ferdi yerine koyun… ve iki asır köle olarak yaşadıktan sonra — düşünsenize: babanız, dedeniz, amcanız, teyzeniz, komşunuz, dedelerinizin dedeleri… kendi milletinizden, dininizden, köle olmayan bir tek insan tanımıyorsunuz… Bütün hayatınız ezilmek, horlanmak, yeni doğmuş bebeklerinizin hunharca öldürülmesi, ve bunlara rağmenm, öfkenizi yutup size bu zulümleri yapan insanların her emrini yerine getirmekler geçmiş.

Ve bir gün Allah (ﷻ) ve Peygamberi size “Kaçın” demiş… ve siz hastanızla, sakatınızla, yaşlınızla, kundaktaki bebeğinizle, dünyalık ne malınız varsa sırtınıza yüklernmiş, bu zalim milletin elinden kaça kaça… âdetâ bir çıkmaz sokağa dalıp — Tarık bin Ziyad (r.a)’nin tabiriyle — arkanızda deniz gibi düşman, önünüzde düşman gibi deniz — sıkışıp kalmışsınız.

Ve bütün ümitlerin söndüğü o noktada, yine Kuran’ın ifadesiyle siz: Eyvah bize, “hakikaten düşman bizi yakaladı (Q26:61)” diye feryad ederken… Allah (ﷻ)’ın vahyiyle Hz Musa (a.s)’ın bir tahta parçası olan asâsı ile denize vurup, koskoca deryayı ikiye yardığını düşünün… ve siz sudan iki dağın — bir daha okuyun! — iki yanınızdan sizi sarmış dağ gibi iki duvar, ama taş/kaya değil ki azıcık güven versin. Tek güvenceniz Allah Celle Celāluhu, ve siz denizin dibine inmiş, ordan yürüyorsunuz… Tüyleriniz ürpermez mi? Ben hep merak ederim, kaç tanesi düşüp bayıldı acaba korkudan; kaçının dizlerinin bağı çözüldü, kaçı dilini yuttu… ama durmak yok. Araştırmacılar, Hz Musa ve kavminin bu geçişinin en az 10–12 saat sürdüğünü tahmin ediyorlar…

Allah aşkına kendinizibu sahneyi yaşarken bir hayal edin.

Yoksa bu mucizelerin ne demek olduğunu anlamak mümkün değildir. Diğer her bir Peygamberin mucizesi de, farklı farklı da olsalar, görenleri, yaşayanları benzer şekilde şok edip, hayatları boyunca unutamayacakları birer olay olmuştur.   

Şimdi, bu tefekkürümüzün neticesini asıl konumuza bağlayınca, şunu farkediyoruz: Bütün peygamberlerin en büyüğü, üstünü, ve seyyidi olan Efendimiz (ﷺ) kendine verilen en büyük mûcizesi olarak Kur'ân’a işaret etti.

Peki öyleyse, şimdi de şunu düşünelim: Bugün, dünya’daki yedi küsür milyar insanın %4’undan azı Arapça biliyor. Evet, prensipte herkes Arapça öğrenebilir veya bilenler bilmeyenler için tercüme edebilir; buna benzer birçok benzer mazeret bulunabilir. Ancak aynı mantıkla, Allah (ﷻ) Kur'ân’ı Arap’lara İbranîce olarak veya İncil’i İsrailoğulları’na Çince olarak gönderip onlardan bu dilleri öğrenmelerini isteyebilirdi. Neden bunun makul olduğunu düşünmüyoruz? Çünkü biliyoruz ki, Allah Erhamur-Rahimîn’dir. Dolayısıyla, Kur'ân’ı ilk hitap ettiği insanların dilinde — hatta Mekke halkının lehçesinde — gönderdi. Peki, aynı Erhamur-Rahimîn’in dünya nüfusunun %97’sini Kur'ân’da kendilerine doğrudan hitap eden herhangi bir şey bulmaktan mahrum bırakacağı düşünülebilir mi?

Bunun gibi, yeryüzündeki her insanın aynı hayranlıkla dinlediği şarkılar söyleyen bülbülleri ve kanaryaları yaratan; güzellikleriyle ve asâletleriyle gören herkesi büyüleyen pelikanları, tavus kuşlarını, devâsâ mavi balinaları, ceylanları, kaplanları, zürafaları yaratan; ve daha bunlar gibi milyonlarcasının lisan-ı halleriyle, hangi milletten, ırktan, renkten, dinden, dilden olursa olsun, her insana kendini tanıtan O Sânî-i Zül-Celâl-vel-Kemâl’in, bütün insanlığa hidayet olarak gönderdiği Kur’ân’da da, her insana doğrudan hitap edip,onları hayret ettirip, hayran bırakacak, ve Azameti karşısında diz çöktürecek bir çok mânâ içermeyeceğini nasıl düşünebiliriz? Bunda tereddüdümüz varsa, “وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّشَىْءٍۢ” yani, “Rahmetim her şeyi kuşatır (7:156)” buyuran Allah (ﷻ)’nun Sonsuz Rahmetinitakdir edemiyoruz demektir.

Farklı bir perspektif de şudur:

Bir metnin mânâsını görsel olarak göstermesi fikri, yazının icâdı kadar eskidir. Meselâ en eski yazım sistemleri olan ilk-dönem Sümer çivi yazısına ve Mısır hiyerogliflerine baktığımızda, “piktograf” tabir edilen ve her karakterin anlattığı șeyin şeklini sembolize edecek şekilde tasarlandığını görüyoruz. Bu görsel yazı sistemleri, Batı’da harf ve alfabe kavramlarının icadıyla zamanla ortadan kaybolmuş olsa da, Çince ve Japonca gibi önemli Asya yazı sistemlerinde, evrimleşmiş olarak hâlâ hayattadırlar.

Dolayısıyla, o coğrafyalarda doğan milyarlarca insan için, yazılarda görsel ipuçları aramak en doğal bir eğilimdir. Durum böyleyken, Allah (ﷻ)’nun Kur’ân-ı Mûcîz-ül Beyân’da onların da keşfedebilecekleri, ve mânâsını çözdükleri zaman “SubhânAllah” deyip secdeye kapanacakları görsel mânâlar koymuş olacağından kim şüphe edebilir?

İşin doğrusu, görsel sembollerin âdeta ikinci ana dil haline geldiği insanları görmek için Çin’e gitmemize de gerek yok: Son 20 yılda hepimizin hayatını değiştiren dijital haberleşme ile hepimiz piktograf’ların geri dönüşüne şahit olduk — tabi ki, emojiler’den bahsediyorum 😊! Belirli bir yaşın üzerinde olan benim gibiler için bu ara sıra kullandığımız bir şey olsa da, bugün dünyadaki 25 yaşın altındaki yaklaşık üç milyar genç bu dijital devrimin içinde doğup büyüdüler. Dolayısıyla, görsel sembollerle yazışmanın bu genç nesil için ana dilleri kadar doğal olduğuna her anne-baba bizzat şahittir.

Durum böyleyken, Sonsuz Rahmet ve Kudret Sahibi olan Rabbimizin, dünya nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan bu iki gruba — onların en doğal dillerinde — doğrudan hitap etmeyeceğine  nasıl ihtimal verebiliriz?

Çünkü bunu mümkün görmek, iki imkansızdan birini kabul etmeyi gerektir: ya Allah (ﷻ)’nun bugün dünya nüfûsunun yarısı için görsel sembollerin en tabiî bir iletişim şekli olacağını öngöremediğini (milyon kere hâşâ ve kellâ!) veya da öngördüğü halde Rahmetinin bu gruplara uzanmadığını (yine milyon kere hâşâ ve kellâ!) kabul etmeyi gerektirir. Yani hem Alîm, hem Rahîm olan o Zât-ı Akdes’in bu en önemli iki İsmini takdir edememek olur.

Bu konuda da daha çok şey söylenebilir ve sayısız başka delil getirilebilir. Ama sözü daha fazla uzatmamak için burada bitirelim. Bir kaç başka delil daha aşağıda yeri geldiği için zikredilecek inşallah.

سُبْحَـٰنَكَ لَا عِلْمَ لَنَآ إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَلِيمُ ٱلْحَكِيمُ

سُبْحَـٰنَكَ لَا فَهْمَ لَنَآ إِلَّا مَا فَهَّمْتَنَآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْجَوَّادُ ٱلْكَرِيمُ

  رَبِّ اشْرَحْ ليِ صَدْرِي ، وَيَسِّرْلِي اَمْرِي ، وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي ، يَفْقَهُوا قَوْلِي

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَآ إِن نَّسِينَآ أَوْ أَخْطَأْنَا ۚ

Next
Next

Small Steps Create Big Shifts